Biz Efendi Çocuklardık: Nostalji ve Masumiyetin İzinde
- Kitap Adı: Biz Efendi Çocuklardık
- Yazar:Ümit Yaşar Işıkhan
- Yayınevi: Klaros Yayınları
- Sayfa: 181
Biliyorum; çabuk büyüdük kendi yalnizligimiza. Ve çabuk büyüdü içimizde suskunluğun çocuk elleri. Ve hep yaralı uçtu kuşlar; kanatsız ve kör gözleriyle birbirimizden. Ve öylece kaldik, sustuk zamanin içinden geçen ırmakların kıyısında.
Zaman, hep peşinde koştuğumuz papatyalar kokardı. Sokaklar ve taşlar sen kokardin. Oradan geçmistin. Duvara yaslanip öpmemi beklemistin. Ellerini utangaç bir cebine siğdirip, saçlarını salmıştın; siyah bir pelerin düşmüştü kirpiklerinden… Yol hep sendin… Sokaklar ve duvarlarin sıvasında kalan çukurlar da, hep seni bekleyen gözlerimdi… Her gün, her tarafta, akşamdan kalan bir ayyaşın elbisesini giyinmis sardunyaların üzerindeki çığ taneleri, rüyamda kaçırdığım ve senin peşinden gelen gözyaşlarım vardi… Kuşlarin kanatlariyla el sallardik ayrırlırken yüreklerimize… Biz, ayni sütçünün kedileri ve ayni gökyüzünün bekçileriydik; kimsenin bilmedigi aşkimiza…
Ümit Yaşar Işıkhan;
1 Temmuz 1957’de Mardin’de doğmuş bir şair, yazar ve çevirmendir. İzmir Çınarlı Endüstri Meslek ve Teknik Lisesi’ni (1977) ve Dokuz Eylül Üniversitesi Yabancı Diller Meslek Yüksekokulu’nu (1992) bitirmiştir. Akçay, Ayvalık, Foça, Güllük, Bodrum ve Datça’da Liman Başkanı olarak görev yapmış, 2011 yılından itibaren Kültür ve Turizm Bakanlığı’nda uzman olarak çalışmıştır.
Edebiyat dünyasına 1975 yılında yayımlanan ilk şiiriyle adım atan Işıkhan, İzmir’de “Temmuz” edebiyat dergisini ve Türkiye’nin ilk uluslararası kültür-sanat dergisi olan “Homeros”u yayınlamıştır. Şiirleri ve yazıları Yaba Edebiyat, Temmuz, Homeros dergileri ile Ege’de Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. Bazı şiirleri bestelenerek seslendirilmiştir.
Işıkhan, Cumhuriyet’in 50. Yılı Şiir Yarışması 1.lik ve 3.lük (Mardin 1973), 1979 Hasan Tahsin Şiir Yarışması Mansiyon, 1980 Yaba Dergisi Halk Ödülü Şiir Dalı Mansiyon gibi ödüllerin sahibidir. Ayrıca, 2010 yılında Birleşmiş Milletler Rusya Temsilciliği Dünya Barışına Katkı Onur Ödülü ile Avrupa Üniversitesi Bilimsel Çalışmalar Fahri Doktora Beratı’na layık görülmüştür.
Eserleri arasında “Kamçılanan Umutlar” (1976), “Andaç Yerle Gök” (1979), “Sevdamda Ülkem” (1982), “Bir Pencerede Kırk Bahar” (1985), “Adın Can Olsun” (1987) ve “Kalbim Irak’ta Kaldı: Yol Öyküleri” (2003) bulunmaktadır.
Kitabın Tanıtım Metn:
Biz Efendi Çocuklardık, Ümit Yaşar Işıkhan’ın kaleminden çıkan, geçmişin nostaljik izlerini günümüze taşıyan, okurları derin bir duygusal yolculuğa çıkaran bir eser. Çocukluğumuzun masumiyetini, hayallerini ve saf dünyasını keşfederken, aynı zamanda büyümenin getirdiği kayıpları, değişimleri ve unutulmuş değerleri sorguluyor.
Geçmişin Sıcak Dokusu, Bugünün Hızlı Dünyasında…
Çocukluk yıllarındaki o saf duygular, büyüklerin anlatırken gözlerinde beliren nostalji, hayallerle dolu sokaklar… Tüm bunlar, zamanın akışıyla kaybolmuş olsa da, kitapla yeniden hayata geliyor. Her bir sayfası, hem geçmişi hatırlatıyor hem de bir dönem, bir kültür hakkında derin bir içgörü sunuyor.
Aaynı zamanda zamanın ne kadar hızla geçtiğini, çocukluğumuzun ne kadar değerli ve kaybolmuş olduğunu düşündüren bir eser. Yazar, toplumsal yapımızda yerleşik olan değerlerin ve geleneklerin nasıl değiştiğini, masumiyetin ve saflığın nasıl kaybolduğunu irdeliyor. Işıkhan, okuyucusunu, çocukluğun ruhunu yeniden keşfetmeye davet ediyor.
Kitap, geçmişin içinden çıkıp bugüne uzanırken, aynı zamanda büyümenin getirdiği sorumlulukları, kayıpları ve hayatın zorluklarını da gözler önüne seriyor. Çocukluk, o ilk yıllarda saf ve neşeli olsa da, zamanla yerini hayal kırıklıklarına, sorumluluklara ve olgunlaşmaya bırakıyor. Ancak, Biz Efendi Çocuklardık, bu geçişin sadece bir kayıp olmadığını, aynı zamanda hayatın anlamına dair derin bir keşif sunduğunu hatırlatıyor.
Edebiyatın Gücüyle Zamanın Kapıları Aralanıyor
hem eski zamanların izlerini hem de modern dünyadaki değişimleri yansıtarak bir köprü işlevi görüyor. Yazar, geçmişin izlerini anlatırken, okurlarına kaybolan değerlerin ve unutulmuş geleneklerin yeniden hatırlatılmasını sağlıyor. “Biz Efendi Çocuklardık” yalnızca geçmişin izlerine bir bakış değil, aynı zamanda toplumların zamanla nasıl değiştiğini ve bu değişimlerin insan hayatındaki yansımalarını keşfetmeye yönelik bir çağrı.
Neden Okumalısınız?
- Geçmişe Yolculuk: Çocukluğun ve masumiyetin kaybolan dünyasına dair derin bir nostalji.
- Toplumsal Değerler Üzerine Bir Keşif: Geleneklerin, değerlerin ve kültürel mirasın nasıl değiştiğini sorgulayan bir bakış açısı.
- Duygusal Derinlik: Büyümenin ve kayıpların getirdiği duygusal yoğunluğu hissettiren bir okuma deneyimi.
- Zamanın Akışı: Hem eskiyi hem de bugünü birleştirerek zamanın ne kadar hızlı geçtiğine dair derin bir farkındalık.
Kitabın Temaları:
- Çocukluk ve Masumiyet
- Geçmişin Hatıraları
- Gelenek ve Değerler
- Büyüme ve Kaybolan Değerler
- Toplumsal Değişim ve Modern Hayat
Kitaptan Alıntılar:
- Çocuk muyduk? Zaman mı Çocuktu, yoksa küçülmüş bir hayatın içinden biz mi geçtik?
Bilge ve Zaman
Hiç kimseyle bir şey konuşamaz olduk. Köylüsü, işçisi, politikacısı, aydını, ev kadını, mahalle muhtarı, herkes bir alem…
Herkes her şeyi biliyor olmasının yarattığı kargaşanın toplumsal boyutu, ruhumuzu işgal ederken, çok bilmişlerin ortasında kararsızca oturan ve bütün bu bilgelere rağmen doğru yolu bulamayışımız hayra alamet değil.
Herkes futbolcu… Herkes hakem… Herkes teknik direktör…
Herkes politikacı… Herkes yasaları bilmeden ahkam kesiyor.
Herkes işçi… Herkes teknik uzman… Herkes bu işin piri…
Herkes köylü; toprağın en ince detayında ekmiş, biçmiş. Herkes tavla şampiyonu… Herkes akıl adamı… Herkes her şeyi en iyi bilen…
Herkes, en güzeli… Herkes en haklı ve doğru bileni… Herkes bilim adamı… Herkes, müteahhit, işçi, kumcu, çimentocu, sıhhi tesisatçı… Herkes bilir bilmez hayatın her alanında en önde…
Ne oluyor ya!
Şair diyorsan; herkes şair… Yolu şiirden geçmeyen yok! Saçı başı, ağarmış, hayatı boyunca hiç kitap okumamış adam veya hanımefendi, bir haftalık kursla şair; bir haftalık kursla ressam… Kartvizit bastırıp, sanatçı havalarında hayatımızın kaldırımlarını işgal ediyorlar…
Savaş konusunda; herkes asker, herkes gerilla… Herkes bu ülkeyi ve dünyayı kurtaracak kadar bilgili bir kahraman… Bilir bilmez, ortada kül kalmıyor.
Ne oluyor ya!
Herkes âlim… Herkes politikacı… Herkes futbolcu… Herkes mühendis… Herkes sanatçı… Herkes, her şeyin uzmanı…
Yolda giderken, vatandaşın biri kazara bir adres sormaya görsün; bütün otobüste bir uğultu başlar. Herkes kendince, bilse de bilmese de tarif etmeye başlar. Hatta onunla birlikte inilip gideceği köşeye kadar bırakılır. Herhangi bir konuda bir şey sorulduğunda herkes o konunun uzmanı.
Aman Allah’ım, ne mangal kalıyor ne de kül!
Birileri bizim kimyamızı bozdu galiba!
Biz hiç böyle değildik. Her şeyin bir ustası, her işin bir bilgesi olurdu. Adresi mahalleli bakkal bilirdi, yolu en iyi taksi şoförü veya postacı bilirdi… En güzel ve doğru yorumu büyüklerimiz yapardı; onlar konuşunca biz susar, yeni bir şey öğrenmenin heyecanıyla ağızlarına bakardık. Tümüyle yaşanmışın, birikimin bir yanıtı mast olan olgun yanıtlar, hepimizin evdeki okulunu oluştururdu. Okul ise, öğretmenlerimizin model alınan o ulaşılmaz insanların, bizi eğittiği, yetiştirdiği bir atölyeydi. Zili çalan hademe bile bizi en iyi tanıyan ve bizi olumlu ve doğru yönde görmek isteyen gizli bilginlerdi. Herkes haddini bilir, demircinin işini sıvacı, marangozun yerine ayakkabıcı yapmazdı…
Radyo tiyatrosu ile heyecanlanan, aşk olan, karşı cinsle bakarken bile rengi değişen biz kelaynaklar, bugün binlerce bilge arasında yolunu gagırmış göçmen kuşların şaşkınlık içinde yaşarken, ömrümüzün en huzurlu olması gereken döneminde, çok bilmiş insanlar arasında yaşamanın getirdiği dağunkhır ve güvensizliği yaşıyoruz.
Ne oluyor ya!
Hepimiz şaşkınız! Bize ne oldu böyle? Nerede büyüklerimizin bilgece sözleri, tavırları? Teknolojinin hızla hayatımızı işgal ettiği bu zaman diliminde, altyapısı olmadan herkesin her şeyi bilmesi, insanların cehaletini de çoğaltmaktadır. Herkesin okur-yazar olduğu, ancak hiç kitap okumadığı, kendi alanında uzmanlaşmadan çok şeyi biliyor görünmesi, emperyal güçlerin ve yerli işbirlikçilerinin bir projesi olarak hayatımızı işgal ederken, hepimiz çok, ama hiçbir şey bilmeden yaşamanın şaşkınlığı içinde yılları tüketiyoruz.
Ne olacak böyle?
Bu çoğul bilgelerle nereye kadar gidecek hayat? Herkes parti lideri, herkes başbakan… Herkes doktor… Herkes avukat… Herkes mühendis… Herkes polis…
Bu toplumun sonunu hiç iyi görmüyorum. Nevrotik özellikler ruhumuzu işgal edip, çok bilmişliğin özgüveni ile sisinip durmamız, hiçbir öneriyi kabul etmememiz, her şeyin en doğrusunu ve en iyisini bizim bilmemiz hayra alamet değildir… Özel hayatın izlenmesi, kontrol altına alınması, denetlenmesi hepimizin ruh yapısını bozdu. Hepimiz izleniyoruz, hepimizin konuşmaları dinleniyor… Hepimiz, birileri için çok önemli olduğumuzdan mutlaka kontrol altındayız… Nevrotik ruh halimizle hasta bir birey, hasta bir toplum olduk. Ve Yalnızç
Artık fısıldayarak konuşuyoruz veya internetten takma adlarla birbirimizi izlemeye başlıyoruz… Peki, nasıl iyileşecek bu toplum? Ne zaman herkes kendi işini, kendi haddini bilecek? Ne zaman birbirimize güvenerek bakacağız?
Bu tilkede en çok işsiz grubu, psikologların oluşturduğunu… Biliyor muydunuz?
İşte püf noktası; buldum galiba… Avrupa’da, kilisede olduğu gibi. Terapi…
Kilisede papazın günah çıkarması gibi, imamla birlikte psikologların camide görev yapması, halkı dinleyerek yönlendirmesi, bireysel veya toplu terapilerin uygulanması…
Hem onlara iş, hem bizlere huzur. Dilerim herkes kendi alanına, usulca çekilir. Ve herkes haddini bilerek toplumsal rolünü, gerçekten bildiği alanlarda kullanır…
Ne diyelim, hepimize geçmiş olsun…
Ne! Amerika seçim sonuçlarını mı sordunuz!
Kimin seçileceğini ancak ben bilirim, benden başka kimse bilemez (!)